Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle
Erkan Karagöz

Yorum

Erkan Karagöz


26 Nisan 2009
font boyutu küçülsün büyüsün

PİYANO ÇALAN BİR MOLOKAN YA DA “DELİ DELİ OLMA”


 

 

Uzun bir aradan sonra 1970li yıllarda Kars’a gittiğimde burasının yıkılmış, çökmüş ve boş binalarıyla doğal bir savaş filmleri platosu olabileceğini düşünmüştüm.

Kent düzgün caddeleriyle ve caddeler boyunca sıralanmış Darvaza(x) denilen büyük hayat kapılarıyla ve kimi yıkık, kimi de hâlâ ayakta kalmış Ermeni, Rus, Baltık mimarisinin izlerini taşıyan binalarıyla gerçekten de doğal bir film platosu gibiydi.

Aradan geçen yıllarda bu yıkıntıların yerinde kimi zevksizlik örneği, şakülü kaymış, sözde betonarme veya briket yapılar yükseldi.

Kars’ın kentsel sit olarak ilanı geciktikçe bu doğal film platosu olma özelliği darbeler aldı.

Geç de olsa kentsel sit olarak ilan edilmesi kentin kimliğini “yaralı” da olsa korumasını sağladı.

Derken kent Türkiye sinemacıları tarafından keşfedildi. Birbiri ardına filmler çekilmeye başlandı.

Yeni eğilim, bugüne değin işlenmemiş konularda görsel- sinemasal deneyler yapmak olunca Kars, gündemi daha fazla işgal etmeye başladı.

Kars’taki kültürel renklilik, çeşitlilik bu açıdan anılan çevreler için adeta birer cennet.

Bu renklerden biri Kars’ta yaşamış olan Molokanlardı.

Molokanlar üzerine bildiğim kadarıyla bir belgesel yapıldı.

“Kars’ın solan rengi Molokanlar” benim de bilimsel danışmanlığını yürüttüğüm bir çalışmaydı. Ve Türkiye'nin önemli sinemacılarından Yalçın Yelence'nin imzasını taşıyordu.

Diyebilirim ki belki de dünyada; Meksika da, Azerbaycan ve Rusya'da yapılmış sayılı örnekleri içerisinde en yetkini, en derli toplu olanı ve dahası genel dünya tarihi çerçevesinde ele alınanıydı bu belgesel. Bu emek karşılıksız da kalmadı. Harcanan onca görsel, teknik, bilimsel emek uluslararası Safranbolu Film Festivali’nde profesyonel dalda birincilik ödülü aldı.

Elbette bu Molokanlardan söz eden; en azından Türkiye’de ilk belgesel değildi. Molokanlara değinilen ilk belgesel, sanıyorum 2004 yılında TRT nin hazırlattığı;  ciddi bir bütçe harcanarak yapılan, “uzak, renk ahenk” adlı belgeseldi. Bundan sonra da daha geniş bir biçimde “Kelebek Kanatlı Cumhuriyet” adlı belgeselde (Y.Yelence)  yer almıştı.

Ne var ki TRT nin hazırladığı belgeselde özensizlik diz boyuydu. Üstelik yanlış anımsamıyorsam o yörenin aydınlarının danışmanlığından yararlanmışlardı.

Kars’taki bugün camiye çevrilen Rus-Kazak Alayı’nın ordu kilisesinin tavanındaki freskler gösterilirken, fondaki ses, “bir zamanlar Kars’ta yaşayan Molokan dostlarımız burada ibadet ediyorlardı.” benzeri bir şeyler söylüyordu.

Yani Molokanların kiliseyi reddinden habersiz; Molokanları kiliseye sokan kocaman ve korkunç bir yanlış yapılıyordu.

Neyse ki bilen zaten pek yoktu. Arada “kaynadı gitti”. Bu “arada kaynayıp gitme” kültürü aslında bizim önemli bir karakteristiğimiz gibi.

Bir başka kültürel karakteristiğimiz de “yersen” anlayışıdır.

Fındık pazarlama anlayışından farklı olmayan bu anlayış bir başka uzun metrajlı sinema filminde karşımıza çıktı.

Uzun yıllar unutturulmuş Sarıkamış harekâtının hazin sonuçlarının Türkiye kamuoyu gündeminde yeniden yerini alması üzerine, bu filmi Sarıkamış’la bağlantılıymış gibi lanse etmeyi başararak iyi bir gişe yaptılar.

Bugünse Deli Deli Olma’yla aynı şey bir kez daha deneniyor.

Tarihsellik, kahramanlık, insanlık, dostluk; hepsi ticari nasılsa, aslolan para kazanmaktır.

Bu kafayla mıdır ki Kars’ta çekilen ve konusu Kars’ta geçen “Deli deli Olma” filminin başkahramanı Molokan yapılmıştır?

Ben öyküyü okumadım ama eminim ki asıl öykünün kahramanı Molokan değildi.

   Kars’a göç etmiş Ortodoks Rus köylüsü ya da Karslı bir Alman olmalı.

Yok, eğer orijinalinde de Molokan'dıysa o daha da vahim bir hata.

Filmde otarşik ve dindar bir topluluğun bireylerinden biri-Yeke Kişi’nin babası- Rusya'dan piyano getiriyor! 1877 sonrasında sürgün gelen bir Molokanın beraberinde bir piyano getirdiğini düşünmek; ki bu piyano çaldığını da gösterir; gerçekten de oldukça uçuktur.

İnançsal nedenlerin yol açtığı bir sürgün-göçle gelen bir Molokan piyano çalacak!?

Molokanların müziğe, müzik aletlerine yaklaşımını bilmeyen biri için sorun yok. Filmini seyreder, çıkar gider.

Biliyorsanız filmde bir şeylerin yanlış olduğunu görürsünüz hemen. Molokanlarda resim yapmak gibi, müzik aletleriyle müzik yapmak da pek hoş karşılanan bir şey değildir çünkü.

Yani film baştan yanlış. Aynı yanlış eski piyanonun devrilmesi sırasında çıkan süslü, değerli,  kemer için de söz konusu. Molokanlar bu tür şeyleri almazlar, kullanmazlar, kendi cemaatleri içinde kullanana da hoş gözle bakmazlar.

   Aslında film Tarık Akan’ın Molokanlığı dışında Molokanlar üzerine bir şey söylemiyor.

Denebilir ki, ne var bunda? Bir yanlıştır olmuş, aslolan anlatılan hikâyedir. Ancak filme ilişkin hemen bütün televizyon söyleşilerinde bilinçli bir seçimle Molokanlar ön plana çıkartılmıştı. Böyle yapmakla beklenti yükseltilmiş, filmse bu beklentinin çok çok altında kalmıştır.

Filme gelince:

Filmi kurtaran Tarık Akan.

Kurtarmanın da ötesinde Tarık Akan’ın oyunculuğu filme klasik bir tad vermiş,  filmin belli bir ağırlığı yakalamasına neden olmuş gibi.

Filmdeki oyuncuların oyunculuğuna bir diyecek yok.  Oyunculuk yönünden aksayan bir şey yok. Ne var ki Filmde kullanılan ağız ya da şive, lehçe, ne derseniz deyin; çok kötü. Özellikle başroldeki Şerif SEZER’in kullandığı ağız, karma karışık ve kulak tırmalıyor. Orta Anadolu ile Güney Doğu ve Kuzey Doğu arasında gidip gelen garip bir ağız.

 Yine Yeke Kişi’nin(Tarık Akan) değirmen içinde yaşadığı ortam da gerçeklerden ve inandırıcılıktan oldukça uzak.

Bırakın bu denli üstüne başına özen gösteren, tertemiz sakallı bir Malakan’ı; sıradan bir Malakan bile son derece temizdir ve kullanılmayan bir değirmenin orta yerinde uyduruk bir yatakta yatmaz.

Çünkü Temiz olmak sade ve abartısız bir yaşam sürdürmek, çalışmak, hiç durmaksızın üretmek gibi Molokanist yaşam felsefesinin olmazsa olmaz gereklerinden biridir.

  Yine filmde dikkatimi çeken bir başka nokta  “Yeke kişi “nin köylülerce çok sevilmesine, saygı görmesine karşın cenazesine hiçbir köylünün katılmayışı. Bence filmin pot’u bu. Tam da burada film inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor. Mizah mı, duygusal -sanatsal bir film mi olmanın açmazında “Deli Deli Olma”.

Özellikle son cenaze töreninde duygusallık alabildiğine karikatürize edilmiş gibi. Kendisi giydiriyor ve kendisi toprağa veriyor.

Film neden bu denli aceleye getirilmiş, anlamak zor. Oysa anlatmayı denediği öykü, son derece insancıl ve sıcak.

Yukarıda da belirttiğim gibi filmden beklenti yükselince ve insanlar Molokanlar hakkında bir şeyler öğrenmeyi bekler hale getirilince, ister istemez filmi izleyenler arasında kendiliğinden Molokanlar hakkında bir şeyler öğrenme çabası başlıyor.

Film hakkında neler yazıldığını öğrenmek için internette yaptığım kısa araştırmada ise olağanüstü komik ve bilim dışı yorumlarla karşılaştığımı söylemeden geçemeyeceğim.

Bir köşe yazarı Molokanları anlatmaya çalışırken, vakti zamanında Rus Çarının Molokanlara bundan sonra süt içmeyeceksiniz, votka içeceksiniz, dediğini;  bundan Molokan adının çıktığını söylüyor;  bir başka yorumcu Molokanları Polonyalı yapıyor;  bir başkası da onların ilk Hazar Yahudileri olduğunu söyleyebiliyor.

Hürriyet’in hafta sonu ekinde yer alan bir yazıda vurgulandığı gibi film Molakanlara ilişkin hiçbir bilgi vermiyor.

Şart mıdır?

Elbette değil. Beklentiyi bu noktaya çekmediğiniz sürece.

 

x) Darvaza(Dervaze. Farsça):İçinde küçük bir kapısı daha olan büyük hayat kapısı.








Bu yazı 1,131 defa okundu.


yorumlayorum ekle




Yorumlar (2)
  • barış yılmaz / 2 Temmuz 2009 13:17

    kültür avcıları

    "biraz uyanık" olacaksın piyasada ne pirim yapıyorsa, kestirmeden üzerine atlıyacaksın.bu duruma birazda bizleri sistem alıştırdı. resmi tarihdeki yalanlarla,hamasete dayalı dedikodulara.karsı ve karslılığı, kars çıkışlı aydınlar gibi yorumlamak daha doğrudur.DELE DELİ OLMA filminin hazırlklarına başlayan cevrelerin ulusal basını kullanarak ilk çıkışları, "molakanlari süt" meselesinden başlayarak kamu oyuna sunmalaraıdan belli olmuştu yalana dayalı kültür avcıları oldukları.
  • ahmet övet / 12 Mayıs 2009 00:13

    malakanlar

    sevgili erkan bey ''deli deli olma '' hakkında çok değişik bir yorum yapmış aydın sorumluluğunuzu yerine getirmiş siniz
    kars ın tarihi kültürel güzellikleri ve sizler gibi değerli aydınları oldukça hiçbir siyasi ikdidar bu kültürün yaşamasına engel olamayacaktır (en son siyasi iktidarın gezici avrupa filimleri festivalini iptal etmesi) düşündürücüdür
    malakanları biz hep büyüklerimizden çok temiz zanaatkar zararsız insanlar olarak duyduk ama hiç tanımadık
    sizinde söylediğiniz gibi kars haber gazetesindede yayınlandığı gibi rusyadan karsa göç ediyorlar askerliği reddetiklerti için türkiyeye geliyorlar kars haberde
    ''Malakanlar’ın en önemli özelliği savaş karşıtı olmalarıdır. Askere gitmedikleri ve Ruslar tarafından dağıtılan tüfekleri yaktıkları için Kars’a gönderildiler. Daha sonra Kars’ta da askerlik yapma teklifini reddettikleri için bu kez yeniden Rusya’ya göçe zorlandılar'' benim asıl kafama takılan burda ki TEKLİF teklif derken çok basite indirgenmemişmi
    şöyle yani arpaçay da bir köy var bu köyü halkımız malagan ZÖHREP yada KIZIL ZÖHREP olarak anarlar malaganların bolşevik devriminde bolşeviklerden yana tavır belirleyip ve kafkaslarda kurulan TKP mustafa suphi nin TKP sine yakın olmalarıdır belki kızıl zöhrep oluşu bu durum da kazım karabekir paşayı rahatsız etmiş olmalıki zorunlu askerlik dayatması malakanları yeniden bir sürgüne zorlamıştır tarihin belkide en eski VİCDANİ RETCİLERİDİR yani demek istediğim TEKLKİF değil dayatma vardır eğer o dönemi araştırmışsanız araştırmalarınızı yada bilimsel olarak araştıran varsa malakanlar hakkında bir yazı daha yazıp bizi aydınlatırsanız bizlerde malakanlar hakkında daha çok bilgiye sahip olacağız emeğini sağlık